23/8/2007 - Sakarya TÜRKÜSÜ - ÇİLE-KALDIRIMLAR..N.F.KISAKÜREK
mutlu olan, üzülen,ağlayan,sevınen, gülen, yaşayan yanım..Yüreğim.....
İnsan bu, su misali, kıvrım kıvrım akar ya; Bir yanda akan benim, öbür yanda Sakarya. Su iner yokuşlardan, hep basamak basamak; Benimse alın yazım, yokuşlarda susamak. Her şey akar, su, tarih, yıldız, insan ve fikir Oluklar çift; birinden nur akar, birinden kir. Akışta denetlenmiş, büyük, küçük, kainat; Şu çıkan buluta bak, bu inen suya inat! Fakat Sakarya başka, yokuş mu çıkıyor ne, Kurşundan bir yük binmiş, köpükten gövdesine; Çatlıyor, yırtınıyor yokuşu sökmek için. Hey Sakarya, kim demiş suya vurulmaz perçin? Rabbim isterse, sular büklüm büklüm burulur, Sırtına Sakarya'nın, Türk tarihi vurulur. Eyvah, eyvah, Sakaryam, sana mı düştü bu yük? Bu dava hor, bu dava öksüz, bu dava büyük! ..
Ne ağır imtihandır, başındaki, Sakarya! Binbir başlı kartalı nasıl taşır kanarya?
İnsandır sanıyordum mukaddes yüke hamal; Hamallık ki, sonunda, ne rütbe var, ne de mal. Yalnız acı bir lokma, zehirle pişmiş aştan; Ve ayrılık, anneden, vatandan, arkadaştan; Şimdi dövün Sakarya, dövünmek vakti bu an; Kehkeşanlara kaçmış eski günleri an! Hani Yunus Emre ki, kıyında geziyordu; Hani ardına çil çil kubbeler serpen ordu? Nerede kardeşlerin, cömert Nil, yeşil Tuna; Giden şanlı akıncı, ne gün döner yurduna? Mermerlerin nabzında hala çarpar mı tekbir? Bulur mu deli rüzgâr o sedayı: Allah bir! Bütün bunlar sendedir, bu girift bilmeceler; Sakarya, kandillere katran döktü geceler.
Vicdan azabına es, kayna kayna Sakarya, Öz yurdunda garipsin, öz vatanında parya!
İnsan üç beş damla kan, ırmak üç beş damla su; Bir hayata çattık ki, hayata kurmuş pusu. Geldi ölümlü yalan, gitti ölümsüz gerçek; Siz, hayat süren leşler, sizi kim diriltecek? Kafdağını assalar, belki çeker de bir kıl! Bu ifritten sualin, kılını çekmez akıl! Sakarya, saf çocuğu, masum Anadolu'nun, Divanesi ikimiz kaldık Allah yolunun! Sen ve ben, gözyaşiyle ıslanmış hamurdanız; Rengimize baksınlar, kandan ve çamurdanız! Akrebin kıskacında yoğurmuş bizi kader; Aldırma, böyle gelmiş, bu dünya böyle gider! Bana kefendir yatak, sana tabuttur havuz; Sen kıvrıl, ben gideyim, son Peygamber kılavuz!
Yol onun, varlık onun, gerisi hep angarya; Yüzüstü çok süründün, ayağa kalk, Sakarya! ..
Şiir : Necip FAZIL KISAKÜREK Yorum : Necip FAZIL KISAKÜREK
......................................................................................................................
Surda bir gedik açtık; mukaddes mi mukaddes!Ey kahbe rüzgâr, artık ne yandan esersen es!..

Necip Fazıl deyince ÇİLE ve KALDIRIMLAR'ı da unutmamak gerekir diye düşünüyorum.saygılarımla.. Çile Gâiblerden bir ses geldi: Bu adam, Gezdirsin boşluğu ense kökünde! Ve uçtu tepemden birdenbire dam; Gök devrildi, künde üstüne künde...
Pencereye koştum: Kızıl kıyamet! Dediklerin çıktı, ihtiyar bacı! Sonsuzluk, elinde bir mavi tülbent, Ok çekti yukardan, üstüme avcı.
Ateşten zehrini tattım bu okun. Bir anda kül etti can elmasımı. Sanki burnum, değdi burnuna (yok) un, Kustum, öz ağzımdan kafatasımı.
Bir bardak su gibi çalkandı dünya; Söndü istikamet, yıkıldı boşluk. Al sana hakikat, al sana rüya! İşte akıllılık, işte sarhoşluk!
Ensemin örsünde bir demir balyoz, Kapandım yatağa son çare diye. Bir kanlı şafakta, bana çil horoz, Yepyeni bir dünya etti hediye.
Bu nasıl bir dünya hikâyesi zor; Mekânı bir satıh, zamanı vehim. Bütün bir kâinat muşamba dekor, Bütün bir insanlık yalana teslim.
Nesin sen, hakikat olsan da çekil! Yetiş körlük, yetiş, takma gözde cam! Otursun yerine bende her şekil; Vatanım, sevgilim, dostum ve hocam!
………………………………….. ………………………………….. ………………………………….. …………………………………..
Aylarca gezindim, yıkık ve şaşkın, Benliğim bir kazan ve aklım kepçe. Deliler köyünden bir menzil aşkın, Her fikir içimde bir çift kelepçe.
Niçin küçülüyor eşya uzakta? Gözsüz görüyorum rüyada, nasıl? Zamanın raksı ne, bir yuvarlakta? Sonum varmış, onu öğrensem asıl?
Bir fikir ki, sıcak yarada kezzap, Bir fikir ki, beyin zarında sülük. Selâm, selâm sana haşmetli azap; Yandıkça gelişen tılsımlı kütük. Yalvardım: Gösterin bilmeceme yol! Ey yedinci kat gök, esrarını aç! Annemin duası, düş de perde ol! Bir asâ kes bana, ihtiyar ağaç! Uyku, kaatillerin bile çeşmesi; Yorgan, Allahsıza kadar sığınak. Teselli pınarı, sabır memesi; Size şerbet, bana kum dolu çanak.
Bu mu, rüyalarda içtiğim cinnet, Sırrını ararken patlayan gülle? Yeşil asmalarda depreniş, şehvet; Karınca sarayı, kupkuru kelle...
Akrep, nokta nokta ruhumu sokmuş, Mevsimden mevsime girdim böylece. Gördüm ki, ateşte, cımbızda yokmuş, Fikir çilesinden büyük işkence.
………………………………….. ………………………………….. ………………………………….. …………………………………..
Evet, her şey bende bir gizli düğüm; Ne ölüm terleri döktüm, nelerden! Dibi yok göklerden yeter ürktüğüm, Yetişir çektiğim mesafelerden!
Ufuk bir tilkidir, kaçak ve kurnaz; Yollar bir yumaktır, uzun, dolaşık. Her gece rüyamı yazan sihirbaz, Tutuyor önümde bir mavi ışık.
Büyücü, büyücü ne bana hıncın? Bu kükürtlü duman, nedir inimde? Camdan keskin, kıldan ince kılıcın, Bir zehirli kıymık gibi, beynimde.
Lûgat, bir isim ver bana halimden; Herkesin bildiği dilden bir isim! Eski esvaplarım, tutun elimden; Aynalar, söyleyin bana, ben kimim?
Söyleyin, söyleyin, ben miyim yoksa, Arzı boynuzunda taşıyan öküz? Belâ mimarının seçtiği arsa; Hayattan muhacir, eşyadan öksüz?
Ben ki, toz kanatlı bir kelebeğim, Minicik gövdeme yüklü Kafdağı, Bir zerreciğim ki, Arş'a gebeyim, Dev sancılarımın budur kaynağı!
Ne yalanlarda var, ne hakikatta, Gözümü yumdukça gördüğüm nakış. Boşuna gezmişim, yok tabiatta, İçimdeki kadar iniş ve çıkış.
………………………………….. ………………………………….. ………………………………….. …………………………………..
Gece bir hendeğe düşercesine, Birden kucağına düştüm gerçeğin. Sanki erdim çetin bilmecesine, Hem geçmiş zamanın, hem geleceğin.
Açıl susam açıl! Açıldı kapı; Atlas sedirinde mâverâ dede. Yandı sırça saray, ilâhî yapı, Binbir âvizeyle uçsuz maddede.
Atomlarda cümbüş, donanma, şenlik; Ve çevre çevre nur, çevre çevre nur. İçiçe mimarî, içiçe benlik; Bildim seni ey Rab, bilinmez meşhur!
Nizam köpürüyor, med vakti deniz; Nizam köpürüyor, ta çenemde su. Suda bir gizli yol, pırıltılı iz; Suda ezel fikri, ebed duygusu.
Kaçır beni âhenk, al beni birlik; Artık barınamam gölge varlıkta. Ver cüceye, onun olsun şairlik, Şimdi gözüm, büyük sanatkârlıkta.
Öteler öteler, gayemin malı; Mesafe ekinim, zaman madenim. Gökte saman yolu benim olmalı; Dipsizlik gölünde, inciler benim.
Diz çök ey zorlu nefs, önümde diz çök! Heybem hayat dolu, deste ve yumak. Sen, bütün dalların birleştiği kök; Biricik meselem, Sonsuza varmak...
(1939)
Necip Fazıl Kısakürek Kaldırımlar 1 Sokaktayım, kimsesiz bir sokak ortasında; Yürüyorum, arkama bakmadan yürüyorum. Yolumun karanlığa saplanan noktasında, Sanki beni bekleyen bir hayâl görüyorum.
Kara gökler kül rengi bulutlarla kapanık; Evlerin bacasını kolluyor yıldırımlar. İn cin uykuda, yalnız iki yoldaş uyanık; Biri benim, biri de serseri kaldırımlar.
İçimde damla damla bir korku birikiyor; Sanıyorum, her sokak başını kesmiş devler... Üstüme camlarını, hep simsiyah, dikiyor; Gözüne mil çekilmiş bir âmâ gibi evler.
Kaldırımlar, çilekeş yalnızların annesi; Kaldırımlar, içimde yaşamış bir insandır. Kaldırımlar, duyulur, ses kesilince sesi; Kaldırımlar, içimde kıvrılan bir lisandır.
Bana düşmez can vermek, yumuşak bir kucakta; Ben bu kaldırımların emzirdiği çocuğum! Aman, sabah olmasın, bu karanlık sokakta; Bu karanlık sokakta bitmesin yolculuğum!
Ben gideyim, yol gitsin, ben gideyim, yol gitsin; İki yanımdan aksın, bir sel gibi fenerler. Tak, tak, ayak sesimi aç köpekler işitsin; Yolumun zafer tâkı, gölgeden taş kemerler.
Ne sabahı göreyim, ne sabah görüneyim; Gündüzler size kalsın, verin karanlıkları! Islak bir yorgan gibi, sımsıkı bürüneyim; Örtün, üstüme örtün, serin karanlıkları.
Uzanıverse gövdem, taşlara boydan boya; Alsa buz gibi taşlar alnımdan bu ateşi. Dalıp, sokaklar kadar esrarlı bir uykuya, Ölse, kaldırımların kara sevdalı eşi..
(1927)
Necip Fazıl Kısakürek
Kaldırımlar 2 Başını bir gayeye satmış kahraman gibi, Etinle, kemiğinle, sokakların malısın! Kurulup şiltesine bir tahtaravan gibi, Sonsuz mesafelerin üstünden aşmalısın!
Fahişe yataklardan kaçtığın günden beri, Erimiş ruhlarınız bir derdin potasında. Senin gölgeni içmiş, onun gözbebekleri; Onun taşı erimiş, senin kafatasında.
İkinizin de ne eş, ne arkadaşınız var; Sükût gibi münzevî, çığlık gibi hürsünüz. Dünyada taşınacak bir kuru başınız var; Onu da, hangi diyar olsa götürürsünüz.
Yağız atlı süvari, koştur, atını, koştur! Sonunda kabre çıkar bu yolun kıvrımları. Ne kaldırımlar kadar seni anlayan olur, Ne senin anladığın kadar, kaldırımları...
(1927)
Necip Fazıl Kısakürek
Kaldırımlar 3 Bir esmer kadındır ki, kaldırımlarda gece, Vecd içinde başı dik, hayalini sürükler. Simsiyah gözlerine, bir ân, gözüm değince, Yolumu bekleyen genç, haydi düş peşime der.
Ondan bir temas gibi rüzgar beni bürür de, Tutmak, tutmak isterim, onu göğsüme alıp. Bir türlü yetişemem, fecre kadar yürür de, Heyhat, o bir ince ruh, bense etten bir kalıp.
Arkamdan bir kahkaha duysam yaralanırım; Onu bir başkasına râm oluyor sanırım, Görsem pencerelerde soyunan bir karaltı.
Varsın, bugün bir acı duymasın gözyaşımdan; Bana rahat bir döşek serince yerin altı, Bilirim, kalkmayacak, bir yâr gibi başımdan...
(1927)
Necip Fazıl Kısakürek
|
|
Bağlantı
|
20/6/2007 - Necib Fazıl ustadan...
mutlu olan, üzülen,ağlayan,sevınen, gülen, yaşayan yanım..Yüreğim.....

Tam otuz yıl saatim işlemiş ben durmuşum,
gökyüzünden habersiz uçurtma uçurmuşum.
Diyorlar Bana, kalsın şiirde sözde yerde ,
Sen araştır, göklere çıkan merdiven nerde.
Anladım işi; San'at ALLAH'ı aramakmış,
Marifet bu, gerisi yalnız çelik çomakmış.
Zehirle pişmiş aşı yemeye kimler gelir?
Dilsizce, yalnız ALLAH (C.C.) demeye kimler gelir?
|
|
Yorum (4) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
5/6/2007 - Ela gözlüm...
mutlu olan, üzülen,ağlayan,sevınen, gülen, yaşayan yanım..Yüreğim.....

Gökyüzü ağlıyordu. Bir damla sen istedim kül rengi bulutlardan... Sen, geldin. Sana ait olan bende ki seni bıraktın da, bana ait olan duygularla beraber yok olup gittin. Geldiğine sevinmediğim gibi gittiğine de üzülmemiştim. Bu gelişin aslında bir gidiş olduğunu biliyordum. Konuşuyorduk, üstü kapalı cümleler altında. Bu aşkın imkânsız olduğunu söyledikten sonra neler konuştuk bilmiyorum. Gözlerimden iki bülbül yavrusu kanatlanıp omuzlarına kondu. Duygularımda sendeydi artık, kalbim gibi... Başlamadan bitmişti her şey... Güneşe özlem duyan bir tohum gibi gece toprağı delmiş, sabaha çürüyüp gitmişti sevgim. Tek suçu bir damla sen istemekti, ayrılığı anlatan gözlerinden. Şaraptan tatlı gözlerinden bir yudum ayrılık içti gönlüm ve... Yok etti bendeki beni, ayrılığın sarhoşluğuyla... Sensizliğin kırbacı ile yaralanan yüreğimin acısını her attığım adımda yeniden hissediyorum. Yıldızları saymaktan usandım; gelmeyeceğini bile bile, belki gelirsin diye. Hayallerimi yıldızlara veriyorum, çünkü sen gittin... Gitmene karışamam da, neden duygularımı da götürdün? Sana bir daha yazmamam için mi? Eğer öyle ise bendeki seni almalıydın. Yanıldın...! Yoksa seni daha rahat unutmam için mi? Unutmamı istiyorsan, duygularımı gönder bana yağmurlarınla. Sana yazmayacağım, gönlümde yeni bir sen yarattığımda. Unutmama yardımcı olmak istiyorsan eğer çıkma karşıma yağmurlarla, gezme sokaklarda rüzgarlarla! Duygularımı bana geri ver! Senden ayrılmanın acısı ile yanarken <******>******> yüreğim, birde duygularımdan ayırarak yok etme benliğimi. Bilsen ne kadar ağladı bu yürek, gözlerinin ardından; ne kadar uğraştı unutmak için. Söyleyeceklerini anlatmaya yetmedi sözleri. Belki bir gizdi kapının arkasında saklanan, belki gözlerin hapsetti gözlerimi parmakların ardına. Belki bir oyundu perdenin kapanmasını bekleyen. Ama sadece seni sevdi ayrılığın acısıyla yanarken bile. Senden duygularımı istiyorum sadece,. Dönmeyeceğini bildiğim için seni istemiyorum. Her yağmurda gökten bir damla sen beklesem de, her rüzgarda seni arasam da... Gidişinle volkanlar patladı içimde. Sensiz yağmurlarda yetmiyor söndürmeye. Bir tek seni kurtarabildim gönlümdeki felaketten. Ne kadar iyi bilsem de dönmeyeceğini, bir damla sen yeterdi gönlümün ateşini yok etmeye. Ayrılığın verdiği sarhoşluk geçmedi hâlen. Herkesi sen sanıyorum. Her gece gökyüzüne resmini çiziyorum yıldızlarla. Seni sensizliğin ile yaşıyorum. Dön sevgilim bile diyemiyorum, bir gün sensizlikte bırakıp gider diye. Her gece dualar ediyorum, bir damla sen göndersin diye gökler. Yıldızlar bile diyor ayrılığın eşiğindeki gönlüme. Onlar bile anlamıyorlar artık beni. Her gece haykırmak geliyor içimden diye. Duymayacağını, duysan bile dönmeyeceğini biliyorum; vazgeçiyorum. Sen yoksun, duygularım yok... Bir ben varım senden uzakta... Sana yazdığım son yazımı, son bir şiirle aşkım gibi noktalıyorum.
Ve ayrılık uzayan yolda tek sırdaşım. Bu oyunun son sahnesi olacak; Perde kapandıktan sonra, Ne sen beni bir daha göreceksin, Nede ben seni... Bu birlikte son oyunumuz. Son kez gülümse, Son kez tut ellerimden. Sonra düşeceğim dipsiz karanlıklara... Alkışlarla beraber göz yaşlarımı duyacaksın. Bir gün Anlayacaksın bir damla sen isteyişimin sebebini. İşte o zaman; sende ağlayacaksın!...
ben severken çiçegi
ne güzelligi
ne rengi nede kokusu icin sevdim
yani ben sadece sevdim
ne meltemi beni serinleti diye
ne günesi beni ısıttı diye sevdim
ben ne gecegi gündüz olmadigi icin
nede gündüzü gece olmadigi icin sevdim
üsümeyi sevdigim kadar buram buram terlemeyi
tatli kadar aciyida hep sevdim
yani anlayacagin sevgimden hic cikar aramadan ben sevdim
sevmedigim seylerde vardi elbette yalani sensizligi hic sevmedim
en önemlisi ne biliyormusun
Ben seni sevmeyi cok sevdim.
Dalarken mehtapların hayran hayran seyrine,
Hüzzamlı şarkılardan,şiirlerden çal beni.
Kapkara gecelerden yalan günlerden
Durma sinene al ela gözlü yar beni
Haydi durma çal artık benden beni...................
yüreğime....................

|
|
Yorum (2) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
13/5/2007 - Yusuf ile züleyha
Mülk gibi söz de, ne senin ne benim.
Cümle gibi aşk da ne senin ne benim.
Söz de, aşk da, ne benim ne senin.
Bir yaz sabahına doğan ve su değdiğinde kokusunu salan kırmızı sardunya, ağustos göklerinde başımın üzerinden geçen bulut, mayıs gülü, ışıklı nisan yağmuru ne kadar Allah’tansa, mülk gibi söz de ve aşk da O’ndan.
‘‘Sen’’ tahtına yazıcı kimi oturtsa da, beşerî bir sevgili ya da cismanî bir aşk gibi görünen, hiçbir yol O’ndan özgeye çıkmıyor aslında, ‘‘gönül tahtına O’ndan özge sultan’’ olmuyor.
Değil mi ki her şey O’ndan, gidecek yer yok O’ndan başka. Gelinen yer yok O’ndan başka.
İnsan o ki, O’ndan başkasını sevemez sevginin mahiyeti icabı, O’ndan başkasını bilemez bilginin mahiyeti icabı.
Işık ki tek kaynaktan dağılır, ışığa yakın olan aydınlık, uzakta kalan karanlıktır. Her şeyin O’ndan olması, ve ışığın tek kaynaktan dağılıyor olması O’ndan başkasının bilinme ve sevilme ihtimalini tümden yok eder.
Kimi zaman sevdiğimizin ne olduğunu bilmeden severiz. Ve insan henüz neyi sevdiğini bilmediği böyle zamanlarda O’ndan başkasını sevdiğini zannedebilir.
Bir çiçeği, bir kuşu, denizi, yağmuru, gökyüzünü, yazıyı, yazıyı yazanı, kalemi tutanı, bir yaratılmışı hasılı.
Söz gelimi Leylâ Mecnun’u, Şirin Ferhâd’ı, Züleyha Yûsuf’u sevdiğini zannedebilir.
Oysa sevmek, en fazla, neyi sevdiğini fark etmek demektir ve seven biraz da neyi sevdiğini bilendir.
Çünkü ışığın kaynağı tektir ve aydınlığının kendinden menkul olduğunu iddia edebilir?
Her aşk ona çıkar sonunda, O’ndan başkasını sevmek imkansız gibidir. Seven neyi sevdiğini bilse de bu böyledir, bilmese de bu böyledir.
Bu yüzden değil mi ki kendini kaybetmek gibi görünen aşk, aslında kendini bilmek. İstese de insan O’ndan özgeyi sevme şansı yok. Şans sözcüğü yok lügatlarda bundan böyle, O’ndan özgeyi sevme ihtimali yok. Ve neyi sevdiğini bilenle bilmeyen arasındaki fark sadece bilmenin bilincinden ibaret.
Küçük bir biliş farkı.
Mülk gibi aşk da Allah’tan.
Ruhun da O, kalbinde O, aklın da O.
Tenin de O, canın da O, cismin de O.
Ve aradan perdeleri kaldırarak O’nu bilmek olarak tanımlanan şey, bu seyr ü sefer, sadece O’nu bilmeyi bilmenin sancısından ibaret.
Sevginin yanılgısı yok. Yanlış olan neyi sevdiğini bilmemek ve yolu yanlış çizmek. Hangi kaynaktan geldiğini suyun, hangi dağın üstünden döküldüğünü aydınlığın, bilmemek. Bilmemek yanlış kılar sevgiyi.
Züleyha ki Yûsuf'u sevdi. İbtida, neyi ve kimi sevdiğini bilmedi. Sonra aşkın kaynağını bildi, Yûsuf'u değil, Yûsuf'ta tecellâ eden nuru sevdiğini fark etti. Yûsuf da, ki rüyasında güneş, ay ve on bir yıldız ona secde etmişti, bir kuyuya atılmış ve kendisine zindanda rüya yorumu verilmişti, önce aşkın kaynağını bildi sonra nurun Züleyha sûretinde tecellâ ettiğini fark etti. Biri sûretten nura yükselirken diğeri nurun sûrette tecellâ ettiğini idrak etti.
İşte bütün hikâye: Kim düştü kuyuya, Yûsuf mu, Yakub mu, Züleyha mı? Zindan kimin kaderi, Yûsuf'un mu, Yakub'un mu, yoksa Züleyha'nın mı? Yûsuf, Yakub ve Züleyha yok aslında. Hepsi bir, hepsi O bir, hepsi tek bir.
|
|
Yorum (0) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
4/5/2007 - sabret gönül
SABRET GÖNÜL Menzil almak ister isen Gönül sabreyle sabreyle Dostu bulmak ister isen Gönül sabreyle sabreyle Sabredenler menzil alır Sabretmeyen yolda kalır Sabreden maksudu bulur Gönül sabreyle sabreyle Ey gönül, hayat sürprizlerle doludur. Kimi zaman saadeti kaybetmenin hasretiyle kavrulurken, kimi zaman da ummadığın bir saadetin tebessümüyle sürur bulursun. Çektiğin ıstıraplar, elemler ve tarifsiz kederlere sabretmenin ateşiyle pişer, bir zaman sonra o ateşte lezzet bulursun. Bu yüzden ey gönül, ateşten korkma! Sabrın sineleri yakan o lâhutî ateşinde piş ki, lezzet bulasın. İşte ey gönül, çoğu belâ ve musibetlerin değişmez kaderimiz olması, Bütün çabalarımıza rağmen açlığın, fakirliğin, korku ve endişenin o muziç çemberi içinde sabra mahkum edilişimiz, Bu diyarda hep böyle mahzun kalışımız hep bundan: Güneş yakacak, meyveler sabırla olgunlaşacak... Tohum toprağın derinliklerinde sabra mahkûm; sen dünya denen şu çileler, elemler, ayrılıklar, hasretler yurdunda… Tohum, bir müddet toprağın karanlıklarında kalmaya tahammül edecek. Çürüyecek; çürürken, canını toprağa katarken sabredecek, sabrın acısına katlanacak, sonra filiz verecek, Hasretini çektiği gün ışığına kavuşacak, bir ağaç olacak, gökyüzünü kucaklayacak, Yapraklarıyla gözleri okşarken, gölgesinde canlar ferahlık bulacak, meyveleriyle ziyafetler sunacak. Sen de öylesin ey gönül! Sen de korkunun, endişelerin, elemlerin zindanında kalmaya tahammül et. Acılara katlanmanın, nice nimetlere hasret yaşamanın ateşinde pişecek, lezzet bulacaksın. Hayat bulmak, hayat vermek için... Bir velinin mübarek lisanında dile gelen o hikmet için: “Ateşten korkma! Piş ki lezzet bulasın...” Ey gönül, acılara sabret. Çünkü onlar seni kahretmek için değil; sınamak, terbiye etmek, kemâle erdirmek için gelirler; Hem de geçicidirler; derûnunda ebediyen kalmayacaklar. İmana ve ümide sarıl. Bil ki hiçbir gece ebedi değil; her karanlığın sonunda bir fecir saklı. Alemlerin Rabbi'ne, kalbin sahibine kulak ver ey gönül. Sabrı öğren, gayesini anla. Kulak ver o sese: “Biz sizi, biraz korku, biraz açlık ve mallardan, canlardan biraz eksiltmekle deneriz. Sabredenleri müjdele.” (Bakara, 155) Şimdi sabret. O müjdeyle can bul. Sus ve dinle ey gönlüm, sus ve dinle... Ey gönül, bil ki hayat seni her zaman bahar serinliğinde, meltem letafetinde karşılamaz. Kimi zaman kurak bir yaz, kimi zaman kara bir kış olur. İncinirsin, acı çekersin. Dişlerini sıkarsın, gözlerin yaşarır. Ne olur, gözlerin yaşarsa da, dilin ancak Rabbinin razı olduğu sözü söylesin. Bu yaşlara katlanmayı bil ey gönül, varacağın menzil hatırına. Bilirim, şu dünyada elemlerin kıblesi olmuşsun. Bütün kederler, mukadderat semasından sana doğru sökün edip, sende karar kılmaya gelir. Sanki hep sende barınmak ister. Düşün ey gönlüm, onları sana yönelteni düşün… Bu kutsî çileleri Tanrı misafirleri olarak ağırla. Müminlerin o sözüne bütün ruhunla katıl. Bunu diline vird et, aradığın her teselli onda saklı: “Onlar ki… Onlara bir musibet isabet ettiği zaman şöyle derler: Biz Allah'a aidiz ve elbette sonunda O'na döneceğiz. “ (Bakara, 156) Ve peygamberini, peygamberleri düşün. Sabır onların ahlâkı. Bak, Yusuf'undan ayrı düşen gözü yaşlı Yakup Peygamber nasıl sabretmiş. Hz. Eyyub a.s. sabır ateşinde nasıl yanmış. Ve o sevgililer sevgilisi, ve O'nun mübarek sahabileri... Hüzün yıllarında, Şibi muhasarasında, Taif'te, Tebük'te, Bedir'de, Uhud'da, Hendek savaşında sabır şerbetini nasıl yudum yudum içtiler. Bir adım sapmadan, kalplerini sahibinden bir an ayırmadan nasıl ışıdılar, nasıl ışık verdiler... Eğer iman eder, salih ameller işler, bunlarda sabır ve sebat gösterirsen, senin de sabrının sonu asla hüsran olmayacak. Rabbinin şu vaadi haktır biliyorsun: “Asra yemin olsun ki insan hüsrandadır. Ancak iman edip, salih ameller işleyenler, birbirlerine hakkı ve sabrı tavsiye edenler müstesna...” (Asr Suresi) Sakın sen de yolundan şaşma ey gönül; itaat et. İtaatında sabır ve sebat et. Zira bu yol sabırdan ibaret. Sevgililer Sevgilisi'nin “iman nedir?” sorusuna “sabır ve cömertliktir” sözünü hatırla. İnanıyorsun, o halde sabrediyorsun, sabırla yaşıyorsun. İlâhi yasaklardan sakınırken sınanıyor sabrın, emirleri yaparken sınanıyor. Ama “Dosdoğru Yol” üzerinde sen takva elbisenle yürürken, melekler sabrına çoşkuyla, dualarla eşlik ediyor, biliyorsun. Kainat sana gıpta ediyor biliyorsun. Sen muhabbet şarabından bir yudum içtikte, alemler kendinden geçiyor, biliyor musun? O muhabbeti muhafaza etmeye sabret gönlüm. Dünyanın bütün hazinelerinden kıymetli muhabbetini bir damla eksiltmemeye and iç, andına sadakatle sabret. Ey gönül! Dikkatle bakarsan görür ve anlarsın ki, şükrün sinesinde bile sabır saklıdır. Mümin şükrederken şükürde devamlı olmaya, refah içindeyken taşmamaya, şımarmamaya sabreder. Sabrın zıddı aceledir. Acelenin meyvesi ise pişmanlıktır, üzüntüdür ey gönül. Öyleyse çabalarının, amellerinin mükâfatını beklerken ne olur acele etme. Sabrın özündeki tevekkülü gör, her şeyin sahibine dayanmayı öğren. Beklediğin ilâhi yardım yalnızca sabrın sonunda gelecek ey gönlüm. Ama sakın tuzağa düşme; tedbirsiz sabır, çalışmadan yapılan tevekküle benzer. Önce tedbirine, tedavine sarıl, sonra sabret. Hiçbir musibete ağır ve çekilemez gözüyle bakma. Evet, sabır acıdır ey gönlüm. Bunu en iyi sen bilirsin. Gelecekten ümidi, beklentisi olmayan bir yürek bu acıya tahammül edemez, bunu da bilirsin. Hangi ümit diye sorma bana, bütün ümitler imanında saklı. İmanın var, demek ki ümidin var. İstikbalin var. Gidecegin yer, göreceğin cemal var. Senin menzilin var. Seni hasretle bekleyen cennet ehli var. Sana kucak açmış ebediyyet var. Şimdi sus gönlüm. Sus ve teslim ol. Fani umutlarla tükenmekten vazgeç. Dünya buna değmeyecek kadar kısa. Sabır zamanı kısa. Bir şimşek ışığının parıltısı kadar kısa. Unutma ey gönül, burası dünya… Sefası da fani, cefası da… Fakat ebediyyet var, ebedi vatan. Orada nankörler için hazırlanmış bir ateş mahzeni var ki, orada sabah olmayacak, horozlar da ötmeyecek. Orada sabretmek imkansız. Öyleyse nankör olmaktan kork ve ey gönlüm, geçici elemlere ve imtihanlara sabret. Bilirim bu dünya bir imtihan yurdu, bir zindan. Ama duvarlarında daima ümide, kurtuluşa, selâmete açık iman ve ümit pencereleri var. Bu pencerelerden mesut geleceğini gör. Sen ki narin kanatlı bir kelebeksin. İlâhi takdirin imtihanını minicik gövdende bulmuşsun. İlâhi mukadderatın göklerinden gelen kaza oklarına hedefsin. Göklerin ve yerin yüklenmekten sakındığı “emanet” omuzlarında. Bazen belin bükülecek, dizlerin dermansız kalacak. Ama sakın sabrın tükenmesin ey gönlüm, ruhunu ebediyete taşıyorsun. Sabret gönül, şurada karşı kıyıya ne kaldı? Bu dünya zindanına muvakkaten mahkumsun, şükret ki müebbeden değil!... Sabret gönlüm, yol çok uzun değil, az kaldı...
|
|
Yorum (0) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
|
Hakkımda
kayıp bir kentim şimdi.
tüm savaşlar benim üzerimde yapılmış,
yağmalanmışım.
bir bilsen, kaç zulüm ordusu girdi,
kaç kez yerle bir edildi yüreğim.
hep dost, hep yar göründüler,
hep en derinden ateşe verdiler.
bir bilsen, kaç kez yanmışım ben,
kaç kez yara almış burçlarım.
ben onardıkça, hep bir yıkan çıktı.
kime sinemi açtıysam hep yılan çıktı.
Kategoriler
ArapcaCANAciceklercocuklarDuaEdebiyatikraMaziyeokuprotestoResimlerSiirsiyer.......
Arkadaşlarım
• ASFUR • DeRTLi • zulcenahayn • fakiramagururlu • baba • adigebatur • ebuhuzeyfe • yalnizligaSERENAT • kun • cecenistan • sabaruzgari • BESMELE • sehadetgulu • kuheylan47 • nurcuu • hanegah • zoeloji • zerirem • zulcenaheyn • HazanMevsimleri • maisiyah • mafrak • uzlet • vaktileyl • byHaktan • huseyinikbal • sizintilar • sendegittin • cesmidil • yolcuhsyn
|