http://muzik.com/muzikdosyasi.mid Emrolunduğun gibi dosdoğru ol! (hud.112) - Blogcu


Emrolunduğun gibi dosdoğru ol! (hud.112)

26/9/2007 - cenazeme bekliyorum seni ...

Kategori: ikra

mutlu olan, üzülen,ağlayan,sevınen, gülen, yaşayan yanım..Yüreğim.....

 

 

Biliyorum, hiç beklemiyordun bu daveti.


Birden geliverdi değil mi.


“Daha dün konuşmuştuk ama..” diyorsun.


“Ama nasıl olur!”lar çekip çekiştiriyor iki yakanı.


“Hiç beklenmedik bir ölüm!” bu, değil mi?


“Vakitsiz”


“Erken!” “


Sürpriz!”


İşine ara vereceksin bugün...


Neşeni kaçırdım biliyorum.


Kocaman bir pürüz gibi duruverdim karşında.


Hızını kestim hayatının.


Dahası, üzerine alındın.


Ölüm bize de yaklaşırmış dedin.


Ölmesi kanıksanmış, öleceği gelmiş bir yaştayız artık.


Ölmüş olmasına şaşırılmayan bir adamım.


Bir baksana, ne değişti ki dünyada, ben eksildim diye.


Köprüde trafik akıyor hâlâ.


Ben öldüm diye şeritleri eksilmedi ya yolların.


Ben öldüm bu defa...


Hayret, şimdiye kadar hep başkalarıydı ölen.


Gitsem de gitmesen de farketmez bir cenaze olurdu camilerden birinin avlusunda.


Belki bir kalabalık çıkagelirdi önüme...


“Ölen biri çıkar bu şehirde her gün!” diye kanıksadığım


Adını bile sormaya zahmet etmediğin.


Eksilenin kim olduğuna aldırış etmediğin.


Gitti diye üzülmediğin birinin cenazesi işte.


Aynı manzara, aynı tabut, aynı üzgün yüzler.


Aynı güneş gözlükleri.


Sıradan bir cenaze yani.


Ama bu cenazeye mutlaka gitmeliyim.


Seni bilmem ama beni bekliyorlar.


Ayıp olur, çok ayıp...


Davetlilerin yüzüne bakamam sonra.


Dediği gibi şairin, bir musallalık saltanatım bu benim.


Başroldeyim.


Toprağa konulacak adam rolü benim.


Ardından ağlanılacak adamı ben oynayacağım.


Hiç itirazsız karanlığa uzanmak bana düştü bu defa.


Üzerine toprak atılan adamı.


Bir toprak yığının altında yüzü erimeye terkedilen adamı


Hüzünlerin müsebbibi olacak adamı.


Ayakkabısının kendisini bekleyeceği adamı.


Elbiseleri evden çıkarılacak adamı.


Yatağı boş kalacak adamı.


Akşam eve dönmeyecek adamı.


Eve dönmesi beklenmeyecek adamı.


Sofrada yeri boş duracak adamı.


Adı telefon rehberinden silinecek adamı.


Şehrin dudaklarından yarım ağız çıkmış bir hece gibi önemsizleşecek adamı.


Sevinçlerin ortasına en fazla bir hıçkırık gibi sokulsa bile hatıranın evinden hemen kapı dışarı edilecek adamı


Resmine bakıp bakıp da ağlanacak adamı belki.


“Adı neydi.... Hani.... şunu yapardı ya!” diye yokluğu normal bilinecek adamı.


Soluk bir resimde mahzun bir tebessümün ardında aşklarını saklayan, susturan adamı.


Ben oynuyorum bugün...


Sahnedeyim.





Senai Demirci 

Yorum (0) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

19/9/2007 - NE KADARDA SABIRLISIN YA RABBİ...

Kategori: ikra

mutlu olan, üzülen,ağlayan,sevınen, gülen, yaşayan yanım..Yüreğim.....

 

 

   

 

 


 

 


 

NE KADARDA SABIRLISIN YA RABBİ...

 

 

Mal senin..mülk senin..buyuran sensin, Hükmünü, apaçık duyuran sensin, nneYaratan.. yaşatan.. doyuran sensin, Yine de kulların, şeytana tâbî;
Ne kadar da sabırlısın.. yâ rabbî... Kur'ân'a cür'et var, göz göre göre, Ayaklar altında, örf, âdet, töre, ''islam'' türetmişiz, herkese göre; Olmuşuz... para, pul, putlara tâbî;
 Ne kadar da sabırlısın yâ rabbî... Cezâ ve mükâfat, kur'ân'da çok net, Kimsede ne korku.. ne de bir gayret. Sanki.. bize değil, cehennem cennet; Olmuşuz.. fal, büyü, cinlere tâbî;
Ne kadar da sabırlısın.. yâ rabbî... Dünyayı boğarken, zulmün tekeli, Terâziyi tutan, eller lekeli. Çatıları basmış, cehâlet seli; Olmuşuz.. bir kara vicdâna tâbî;
Ne kadar da sabırlısın.. yâ rabbî... O ''kâlû belâ'' yı unuttuk çoktan, İşret soframızda, kuş sütü noksan. Kimin umûrunda; ''mâide doksan''; Olmuşuz.. ''hayyamcı'' fırkaya tâbî;
Ne kadar da sabırlısın.. yâ rabbî... Fakirdik.. ve lâkin, haddi bilirdik, Secdede hamd ile, vecde gelirdik. Üç kuruş gördükçe, sanki delirdik; Kıldık.. her güzeli, çirkine tâbî;
Ne kadar da sabırlısın.. yâ rabbî... Delik deşik olmuş, âhlak yasası, Sülüklerle dolmuş, devrân kasası. Mahşermiş... mîzanmış... kimin tasası; Artık.. rüşvet bile, rüşvete tâbî;


Ne kadar da sabırlısın.. yâ rabbî... Yüz yüze ikrâmda, sahte bir yarış, Dostun arkasından, diller bir karış. Lâfta kalmış... sevgi, saygı ve barış; Olmuşuz.. selâmsız bir nesle tâbî;
Ne kadar da sabırlısın.. yâ rabbî... Bir yanda milyonlar, aç, sefil bekler, Bir deri bir kemik, üryân bebekler, Bir yanda el bebek, kaniş köpekler; Olmuşuz.. bencil bir nesle tâbî;
Ne kadar da sabırlısın.. yâ rabbî... Denizler kokuşmuş, dağlar yanmada, Bacalar, göklere zehir sunmada, Dünya can çekişir; son savunmada; Nîmete nâmertçe, açmışız harbi,
Ne kadar da sabırlısın.. yâ rabbî... Herşeyi uydurduk, hâşâ kitaba, Haram ve helâli, koyduk bir kaba; Çorbamıza bile, karıştı ribâ, Sana ve resûl'e, açmışız harbi,
Ne kadar da sabırlısın.. yâ rabbî... Alışmış dilimiz, fitne tadına, İslâm zulmedermiş, güyâ kadına. Yalan söylüyoruz, kur'ân adına; Yüce kelâmına, açmışız harbi..
Ne kadar da sabırlısın.. yâ rabbî.... Nasıl da bastırmış.. küfrân sisleri, Kaybolmuş.. nebî'nin, nûrlu izleri. Bunca belâ.. uyarmıyor bizleri; Olmuşuz.. kör, sağır bir nesle tâbî;
Ne kadar da sabırlısın.. yâ rabbî... Anlatmaya, dilde lisan yetmiyor, Utancından, durdu kalem gitmiyor, Ne yapsak da, bizde kusur bitmiyor; Olmuşuz.. bir kere isyâna tâbî;

Kurtar bizi.. kurtar bizi.. yâ rabbİ

 

 

Yorum (0) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

6/9/2007 - SUNNETE TABI OLMA...

Kategori: ikra

mutlu olan, üzülen,ağlayan,sevınen, gülen, yaşayan yanım..Yüreğim.....

 

 

 

 

 

 

 

 

SUNNETE TABI OLMA
VE
ONA MUHALIF SOZLERI TERK ETME HAKKINDA IMAMLARIN SOYLEDIKLERI

Burada imamlarin sozlerinden vakif olabildiklerimizi vermemiz faydali olacaktir. Onlari taklid edenlere, hatta mertebe bakimindan onlardan alt derecede olanlari korukorune taklid edenlere ve onlarin sozlerine ve mezheplerine gokten inmis gibi tutunmus olanlara umulur ki bir nasihat ve hatirlatma olur. Allahu Te?l? buyuruyor ki: “Size Rabbinizden indirilmis olana t?bi olun. Onun disinda velilere (dostlara) t?bi olmayin. Ne de az hatirliyorsunuz (ogut aliyorsunuz).”

1- Ebu Hanife

Bunlarin ilki Imam Eb? Hanife Numan b. Sabit'tir. Mezhebinden olanlar ondan cesitli soz ve ifadeler nakletmislerdir. Hepsi de tek bir seye goturmektedir ki, o da sudur: “Hadisi esas almak, ona muhalif olan gorusleri terk etmek vaciptir.”

1. Hadis sahih oldugunda, benim mezhebim hadistir.

2.
Bir kimsenin nereden aldigimizi bilmeden bizim sozumuzu almasi (onunla amel etmesi) helal olmaz. Bir riv?yette de:

“Benim delilimi bilmeyen bir kimsenin sozlerimle fetva vermesi haramdir.”


“Cunku biz beseriz. Bugun bir soz soyler, yarin ondan geri donebiliriz.”

Diger bir riv?yette de: “Dikkatini cekerim ey Yakub (Eb? Yusuf)! Sakin ola ki, benden duydugun her seyi yazayim deme. Cunku ben bugun bir kanaat bildirir, yarin ondan vazgecebilirim. Yarin da bir kanaat bildirir, obur gun vazgecebilirim.

3. Allah'in kitabina ve Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem'in hadislerine muhalif bir soz soylersem, sozumu terkedin.

2- Imam Malik b. Enes

Imam Malik ise soyle demektedir:

1. Ben bir beserim, isabet eder, hata da ederim. Benim goruslerime bakin; Kitap ve sunnete uyanlari alin, Kitap ve sunnete uymayanlarin hepsini terkedin.

2. Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem disinda her insanin sozlerinin bir kismi alinip, bir kismi terk edilebilir. Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem ise mustesnadir.

3. Ibn Vehb diyor ki: Imam Malik'e, abdest alirken ayak parmaklarinin arasini tahlil (el parmaklariyla arasina su ulastirma) meselesi soruldugunda soyle dedigini duydum: “Bunu yapmak vacip degildir.” Insanlar gidinceye kadar sustum. Sonra ona dedim ki: “Bu hususta elimizde varid olan bir sunnet var.” Dedi ki: “Nedir bu?” Dedim ki: “Bize Leys b. Sa'd, Ibn Lehia ve Amr b. Haris anlatti ki, Yezid b. Amr el-Meafir?'den, (o da) Eb? Abdurrahman el-Habel?'den, (o da) el-Mustevrid b. Seddat el-Kures?'den dedi ki: Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem'in serce parmagiyla ayak parmaklarinin arasini ovaladigini gordum.” Dedi ki: “Bu guzel bir hadistir, simdiye kadar da duymus degilim.” Sonralari bu mesele tekrar soruldugunda, insanlara boyle yapmalarini emrettigini gordum.

3- Imam Safi?

Imam Safi?'ye gelince bu hususta ondan nakledilenler daha cok ve daha da guzeldir. Safi? mezhebine t?bi olanlar da bununla daha cok amel etmislerdir. Bu sozlerden bazilari sunlardir:

1. Rasulullah’in sallallahu aleyhi ve sellem sunnetlerinden bazilarinin ulasmadigi veya kaybolmadigi hic kimse yoktur. Soyledigim her soz ve koydugum her asil, s?yet Rasulullah’in sallallahu aleyhi ve sellem bir sunnetiyle aykirilik arzediyorsa, uyulacak Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem'in sozudur. O ayrica benim de sozumdur.

2. Muslumanlar, Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in sunneti ortaya ciktiktan sonra, bir kimsenin o sunneti baska birinin sozu icin terketmesinin helal olmayacagi hususunda icma etmislerdir.

3. Kitaplarimda Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem'in sunnetine muhalif birsey bulursaniz, Rasulullah’in sunnetiyle amel edin benim sozlerimi terkedin. Baska bir riv?yette de: “Ona t?bi olun ve baska hic kimsenin sozune iltifat etmeyin.”

4. Hadis sahih oldugunda benim mezhebim o hadistir.

5. Sizler hadisleri ve ricali benden daha iyi bilirsiniz. Eger hadis sahih olursa onu bana da soyleyin. Kufeliler, Basralilar ve Samlilar riv?yet etsin farketmez, eger sahih ise ben onlara giderim.

6. Nakil ehline gore (hadis ?limleri), hakkinda Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem'den sahih hadis bulunan her meselede muhalif goruslerimden hayatimda da, oldukten sonra da vaz gecmisimdir.”

7. Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem'den sahih bir hadis oldugu halde benim ona muhalif bir soz soyledigimi gorurseniz, bilin ki, aklim basimdan gitmistir.

8. Ben bir soz soyler de, Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem'in sozume muhalif sahih bir hadisi varsa, Rasulullah’in hadisi (amel etmekte) evladir, beni taklid etmeyin.

9. Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem'den gelen her hadis benim sozumdur, benden duymamis olsaniz bile!...

4- Imam Ahmed b. Hanbel

Imam Ahmed'e gelince; imamlar arasinda hadisleri daha cok toplayan ve bunlara baglanan odur. Oyle ki “fer’? konulari ele alan kitaplarin telif edilmesini hos gormezdi.” Bundan dolayi soyle demektedir:

1- Beni taklid etmeyin, Malik’i de, Safi?'yi de, Evza? ve Sevr?'yi de taklid etmeyin. Onlar nereden aldilarsa siz de oradan alin.” Baska bir riv?yette: “Dininde bu kimselerden kimseyi taklid etme, Rasulullah ve sah?b?lerinden varid olan ne ise onu al. Sonrasindaki tabi?nlerde ise kisi muhayyerdir.”

Bir defasinda da soyle demistir:

“Ittiba, kisinin, Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’e ve sah?b?lere t?bi olmasidir. Ancak tabi?nden sonra kisi muhayyerdir.”

2- Evza?'nin gorusu, Malik'in gorusu, Eb? Hanife'nin gorusu... Bunlarin hepsi birer gorustur. Bana gore de hepsi esittir. Delil ise ancak riv?yetler (hadisler)dir.

3. Kim Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in hadisini reddederse, o helak olacagi bir ucurumun kenarindadir (demektir).

Iste, hadislere sarilmayi emretme, basiretsiz bir sekilde taklidi nehyetme hususunda imamlarin soyledikleri bunlar. Bunlar oyle acik ifadeler ki hicbir tevil veya munakasayi kaldirmaz. Kaldi ki sunnette sabit olana sarilan kisi, -imamlarin bazi sozlerine muhalif de olsa- onlarin mezheplerinden ve yollarindan ayrilmis olmaz. Bilakis o hepsine t?bi olmus, kopmasi mumkun olmayan saglam kulpa tutunmus olur. Ancak onlarin sozlerine muhalif olan sunnetleri terkeden kimse boyle degildir. Boyle biri onlara isyan etmekte ve biraz once onlardan nakletmis oldugumuz sozlerine muhalefet etmektedir. Allahu Te?l? da buyuruyor ki:

“Rabbine yemin olsun ki, aralarindaki anlasmazliklarda seni hakem secip sonra da verdigin hukme iclerinde bir sikinti duymadan tamamiyla boyun egmedikce, iman etmis olmazlar.” Nisa Suresi

Yine buyuruyor ki: “Onun emrine muhalefet edenler baslarina bir musibet gelmesinden veya aci bir azaba ugramaktan sakinsinlar.” Nur Suresi

Hafiz Ibn Receb (rah.a.) diyor ki: “Kendisine Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellemin emrinin ulastigi her kisinin yapmasi gereken; bunu ummete beyan etmek, onlara nasihat edip bu emre t?bi olmalari icin calismaktir. Isterse bu, ummette buyuk bir zatin gorusune ters olsun. Cunku Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem'in emri, hata ederek muhalefet eden buyuk bir zatin sunnete aykiri emrinden tazim edilmeye ve uyulmaya daha layiktir (hak sahibidir). Iste bu itibarla sah?b?ler ve onlardan sonra gelenler sahih sunnetlere muhalefet edenleri tenkid etmislerdir. Bazen belki de tenkidlerinde kaba ifadeler de kullanmislardir. Ondan nefret ettikleri icin degildir bu. O bilakis o sevdikleri ve saygi duyduklari biridir. Ancak ne olursa olsun, Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’i daha cok sevmektedirler. Onun emri de butun mahlukatin emrinin ustundedir. Eger Rasulullah’in emri ile bir baskasinin emri celisirse, Rasulullah’in emri one alinmali ve ona t?bi olunmalidir. Onun emrine muhalif olana duyulan saygi, Rasulullah’in emrine t?bi olmaya engel teskil edemez. Her ne kadar o kisi hatasinda bagislanmis olsa da. Kaldi ki, o bagislanmis olan zat, Rasulullah’in muhalif emri kendisine geldiginde kendi gorusune muhalefet edilmesine itiraz da etmez."

 

 

                               



Derim ki: Buna nasil edecekler ki?! Degil mi ki, onlar bunu t?bilerine emretmisler ve onlara sunnete muhalif sozlerini terketmeyi gerekli kilmislardir. Hatta Imam Safi? t?bilerine, kendisi onu almamis olsa bile sahih sunneti ona nispet etmelerini emretmistir. Bu yuzden Ibn Dakik el-Iyd teker teker ve toplu olarak dort imamdan herbirinin sahih hadislere muhalif olan goruslerini topladigi tek ciltlik buyuk eserinin mukaddimesinde soyle demistir:

“Bu meseleleri muctehid imamlara nispet etmek haramdir. Mukallid fakihlerin de bunlari bilmeleri gerekir ki, bu gorusleri onlara nispet ederek, onlara iftira etmesinler.”
 
 

 

Yorum (0) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

4/5/2007 - Tasavvufun Tarifi...

Kategori: ikra

Tasavvuf, ebedî saadete nâil olmak için nefsi tezkiye, ahlakı tasfiye, zâhir ve batını tamir hallerinden bahseden bir ilimdir. Tasavvufu kâlden ziyade bir hâl ilmi olarak da ifade edebiliriz. Her ilim gibi tasavvuf ilminin de tarifi yapılmıştır. Tasavvuf, diğer ilimlerden farklı olarak, mutasavvıflarca çeşitli şekillerde tarif edilmiştir. Bu tariflerin, her sofînin işgal ettiği makama göre yapıldığını gözden uzak tutmamak gerekir.

MA'RÛF EL-KERHî:

"Tasavvuf, gerçekleri almak, mahlûkatın elinde olan şeylere gönül bağlamamaktır.1
Gerçekleri almak, hak ve hakikat olmayan, yani doğru olmayan her şeyi bırakıp, ancak ilahî hakikatleri edinmeye çalışmaktır.
"Tasavvuf, eşyanın hakikatine bakıp, halkın bildiğini terketmektir."
Eşyanın hakikatine bakmak, mahiyetini tetkik etmek, sebeb-i hilkatini düşünmek, neye yaradığını araştırmak, nasıl istifade edileceğini öğrenmek demektir. Zira halk, yalnız görülen evsaftan bazılarını görür geçer; ârif tetkik ile mükelleftir.


SERİYY-Î SAKATî:

"Tasavvuf üç manayı içine alan bir isimdir: 1) Marifetin nûru vera'ın nûrunu söndürmez, 2) Kitab ve sünnetin zahirine muhalif olacak şekilde ilm-i bâtından bir söz ile konuşmaz, 3) Kerametleri kendisini, Allah'ın mahrem olan sırlarını açıklamaya sevk etmez.2

Tarikatte ilim
Bu üç maddeyi açıklayalım:
1) İlim ve takvâ: Meşhur büyük mürşidlerin hemen hepsi, tarikat yolunda ilmi öne almışlardır. Çünkü ilimsiz yola çıkılmaz; çıkan yolu sapıtabilir. İlim, öncünün elindeki en kuvvetli ışıktır. İlimsiz amel hederdir. Ümmî urefânın bilgileri de ilimdir.
"Allah, cahili asla velî edinmez" buyurulmuş. Ancak bu ilmin amel ile tezyini icab eder. Hatta mutlak amel değil, takvaya mukarin olan amel, amel-i salihdir. Cenab-ı Hak nazm-ı celîlinde, mealen:
"Kulları arasında ancak alim ve arif olanlar Allah'ı haşyetle ta'zim ederler"3 buyurmuştur.

Tarikatte irfan
İrfan da ilmin bir koludur ki, tarik erbabı arasında derecesi ilmin fevkindedir. İlim yoluyla anlaşılamayan birtakım hakikatler, seziş, feraset, keşf ü keramet tarikiyle anlaşılabilir.
Kıymetli profesörlerimizden merhum Necati Logal'in dediği gibi, şarkın ikinci Mevlana'sı olan, büyük mutasavvıf alim, "Rûhu'l Beyan" tefsirinin sahibi, Bursalı İsmail Hakkı hazretleri "Kenz-i Mahfî" adıyla te'lif etmiş olduğu eserinin başında, meşhur olan "Küntü kenzen mahfiyyen"4 vedzesi için.
"...Hadis-i menkûl gerçi inde'l-huffâz sabit değildir. Nitekim İmam Süyûti "Dürer-i Münteşire" nam kitabında "la asle lehu" demiştir. Feemmâ inde'l-mükaşifîn hadîs sahihdir. Zira huffâz sened ile naklederler; mükaşifûn ise fem-i Nebevî'den bizzat ahzedip söylerler ve bir nesnenin sened-i mâlûmu olmamaktan fî nefsi'l-emr adem-i sübûtu lazım gelmez; belki keşf-i sahih ile olacak esah olur. Zira kaşifte vehim ve hayal olmaz, belki iyan-ı tam ve hakka'l-yakîn olur ve ilhamat ve varidat mu'tekidlere göre hüccet olmak kafidir. Gerekse ehl-i zahire göre burhan olmasın. Zira onlar huffâş gibidir ki afitâb-ı rûşeni göremez ve ayne'l-yakîn nedir bilmez. Pes bizim muhabbetimiz o makûle ile değildir ve bazı kütüb-i mu'teberede gelir ki:
"Davud aleyhisselam şöyle söyledi:
"Ya Rabbi! Mahlûkatı niçin yarattın?"
"Ben gizli bir hazine idim, bilinmeyi murad ettim."
"Yani Hazret-i Davud aleyhisselam münacaatında sırr-ı halktan, yani icaddan sual edicek Cenab-ı Kibriya'dan kelam-ı mezkur varid oldu. Pes bu kelam fi'l-asl ehadis-i kudsiyye-i Davudiyye'den olmuş olur..."5 deyip, vecizeyi tefsir ve izah buyurarak küçük bir kitab haline getirmiştir.

Kitab ve sünnetten ayrılmamak
2) Kitab ve sünnetten ayrılmamak: Bir mutasavvıfın Kitab ve Sünnet dışı söz ve hareketi, kendisi hakkında şüphe uyandıracağı gibi, mensup olduğu tariki de zan altında bırakır. Her ne kadar kat'î naslar haricinde teferruat-ı mesâilde, muhtelif ehl-i sünnet ictihadlarıyla amel eden erbab-ı tasavvuf, zâhir ulemâsı gibi muhtardır. Sofî, bu bir ilim-i batındır diyerek Kitab ve sünnetin zahirine muhalif bir söz söylemez.
3) Kendisine münkeşif olan hakâyıkı her zaman, herkese, her yerde açıklamaz; zamanını yerini ve adamını bilir.

EBÛ HAFS EL-HADÂD:
"Tasavvuf tamamen edebden ibarettir".6
Tasavvuf edeb-i Muhammedi'dir ki, sîret-i nebeviyye ile tahallük etmektir. Bu ef'ali de, ahvali de câmi'dir.
"Edeb İlahî nurdan bir taçtır ki, onu başına geçirdikten sonra istediğin yere gidebilirsin".
Edebin gerek tarifi, gerek izahı babında pek çok söz söylenmiştir; ileride bunlara tesadüf edilecektir .
Bu çok şümûllü vasf-ı umumînin en yüksek mertebesi şu iki beyitte tecelli eder:
"Bir kısım evliya tanırım ki, onlar duadan dahi teeddüp ederek ancak zikir ile meşguldürler. O yüce şahsiyetler rızaya boyun kestiklerinden, kazayı def etmek için teşebbüse geçmeyi, kendilerine haram bilmişlerdir."
Bu babda Hafız Şirâzî'nin beyti çok ârifânedir:
"İhtiyaç içindeyiz ve birşey istemiyoruz. Kerim-i Müteal huzurunda istemeye ne lüzum var".
Hind'in meşhur şairi Feyzi Hindî de:
"Madem ki bizim ihtiyaçlarımızı kendisi biliyor, o halde duaya ne hacet var? Allah Allah!" diyerek hayretini izhar ediyor. Zira kullar evâmir ve hikmet-i rabbâniyeyi idrakten acizdirler.
Fakat bununla beraber, acaba neden: "Rabbiniz buyurdu: Bana dua edin. Size icabet edeyim, duanızı kabul edeyim. Çünkü bana ibadetten büyüklük taslayıp uzaklaşanlar, hor ve hakir cehenneme gireceklerdir"7 buyurulmuştur.
Biz de, şair Ziya Paşa ile hemzeban olalım:

İdrâk-i meâli bu küçük akla gerekmez,
Zira bu terazû o kadar sıkleti çekmez.


Ölünceye kadar kulluk et
Bazıları bu ve emsali beyitleri izahda "duaya ve ibadete hacet yoktur" diye manalandırırlar. Biz kimseyi dalalete delalet veya nisbet etmek istemeyiz. Ancak kendilerini vahdet-i vücüd felsefesini benimsemiş zanneden vahdet-i vücudçular, böyle beyitlere ve cümlelere yukarıdaki manayı vererek, teklifi ıskat etmiş olurlar ki bu, umumî manada hatimlerin: "Rabbini hamd ile tesbih et, secde edenlerden ol ve sana yakîn gelinceye (ölünceye) kadar Rabbine kulluk et"8 ayet-i kerimesindeki ölüm ile vukubulacak olan yakîni, hayatta idrake karîn olacak yakîn ile te'vil etmelerine benzer. Yani "Ölünceye kadar Rabbine ibadet et" manasını, "Hakk'a yakîn peyda edinceye, yani manen yükselip olgunlaşıncaya kadar ibadet et" yollu te'vil ederler ki, bu hüküm daha hayatta iken tekâliften kurtulmak için kaçamak yoludur.
Bunlar: "O'nda, kitabın temeli olan kesin manalı ayetler vardır, diğerleri de çeşitli manalıdırlar (müteşabih ayetlerdir). Kalblerinde eğrilik olan kimseler, fitne çıkarmak, kendilerine göre yorumlamak için, onların müteşabih olanlarına uyarlar..."9 ayet-i kerimesindeki hükme müstehak olurlar.

EBÛ'L-HÜSEYİN EN-NURİ:
"Tasavvuf ne şekil, ne de ilimdir; o sadece güzel ahlaktan ibarettir. Eğer şekil olsaydı, mücahede ile hasıl olurdu, ilim olsaydı öğrenmekle meydana gelirdi. Bu sebebten şekil ve ilim maksadı hasıl etmez. Tasavvuf, Hakk'ın ahlakıyla mütehallî olmaktır."10

"Biz dahi alırdık, otuza kırka"
Tasavvuf, şekil, kılık, kıyafet ve merasim değildir. Sadece ahlaktır ki: "Allah'ın ahlakı ve Resülüllah'ın ahlakı ile ahlaklanınız"11 hadis-i şerifi mantûkunca Allah'ın ve resûlünün sıfatları ile ittisâfâ çalışmaktır.

Dervişlik olaydı tâc ile hırka
Biz dahi alırdık otuza kırka.
12

"Tasavvuf, hürriyet, kerem, merâsimi terk ve cömertliktir."13
Tasavvuf, kerem ve cömertliktir, yoksa kuyûd ve merasim değildir. Sofî, elinde bulunan nimetten başkasının istifadesini düşünen adamdır. Şeyh Sa'di:
"insanın şeref ve haysiyeti, lütuf ve keremi, ihsan ve atâsıyla, sehâsıyla ölçülür; insanlığı da Hakk'a şükretmesiyle, yani umumî manada ibadetiyle anlaşılır. Kendisinde bu iki haslet olmayan kimsenin yokluğu, varlığına müreccahdır".
"Tasavvuf, nefsin nasibini terk ile, Hak'tan nasibini istemektir".

Emeller ve elemler
Tasavvuf, kendi isteklerini bırakıp, Hakk'ın takdirine razı olmaktır. Çünkü insanın emellerinin sonu yoktur, birini elde etse, gönlü diğerine takılır. Bu suretle de kalb Hak'tan cüdâ kalır. Bundan dolayı emele, elem bozuntusu demişlerdir.
Her emel tahakkukuna kadar insana elem verir. Her emelin nihayeti, başka bir emelin bidâyetidir. Bu suretle emel silsilesi ölünceye kadar devam eder. Emeller terkedilince, Hakk'a bağlanılmış olur. Emelin terki dünyayı, işi gücü matıyye-i nefsi, yani vücudu, nefsini ihmal etmek demek değildir. Hayatın tabiî icaptan hiçbir zaman terk edilemez. Eldeki nimete şükrü bırakıp, daha fazlasını istemek, emel peşinden koşmaktır. Eğer eldekine hakkıyla şükür edilse Cenab-ı Hak nimetini artıracağını beyan buyuruyor:
"Rabbiniz: Şükrederseniz and olsun ki, size karşılığını artıracağım; nankörlük ederseniz, bilin ki azabım pek çetindir, diye bildirmişti".14

Şükür nasıl yapılır?
Şükrün ne olduğunu iyi bilmek lazımdır. Yemek yiyip, bittikten sonra "Ya Rabbi şükür el-hamdülillah" demekle şükür ifa edilmiş olmaz. "Şükür odur ki, her aza ne için yaratılmış ise, ona sarfetmektir".15
Her nimetin şükrü kendi cinsiyle eda edilir. Nasıl ki zekat vermek, sadaka vermek yani maddeten yardım yaparak iyilik etmek suretiyle servetin şükrü eda edilirse, bir sofrada kendini ve aile efradını doyuracak bir kap yemeğin yerine, mesela üç kap yemek yer ve bir kap yemeği bulamayan yakını, komşusu veya tanıdığını düşünmez, onları doyurmaya çalışmaz, gece sabahlara kadar ve iki yemek arasında ağzıyla binlerce defa "Ya Rabbi şükür" dese, hiçbir zaman şükrünü eda etmiş olmaz. Her öğün etini, sebzesini, tatlısını Hakk'ın lütfuyla te'min etmiş olan kimse, eğer takva yolunda yaşamak ve bir amel-i salih icra etmek ve cemiyete karşı sorumluluğundan kurtulmak istiyorsa, bir gün et, bir gün sebze, bir gün tatlı yiyerek, diğer iki nimeti münavebe ile ihtiyaç sahiblerine yedirecektir.
Bunu, Hakk'ın rızası için yapmak en büyük sofuluktur. Böyle yapan: "Onlar, içleri çektiği halde, yiyeceği, yoksula, öksüze ve esire yedirirler"16 ayet-i kerimesinin sırrına mazhar olur ve: "Mallarını Allah yolunda sarfedip, sonra sarfettikleri şeyin arıdından başa kakmayan ve ezâ etmeyenlerin ecirleri Rablerinin katındadır. Onlara korku yoktur ve onlar üzülmeyeceklerdir"17 saffında bulunanlar arasına girer ki, işte evliyâullah bu zümreye dahil olanlardır.


SEHL BİN ABDİLLAH ET-TÜSTERî:

"Tasavvuf, az yemek, Cenab-ı Hakk'ın huzurunda rahata kavuşmak ve insanlardan kalben uzaklaşmaktır".18
Çünkü tokluk insanı gaflete ve şehvete sevkettiği gibi, verdiği rehavetten dolayı hakkıyla ibadet-i bedeniyyeye de mani olur. Onun için kanaatkarlık ve perhizkarlık yapan, yani eline geçenle yetinen ve fazlasını muhtaca veren, ancak Cenab-ı Hakk'ın huzurunda rahata kavuşabilir; bu hususta sorumluluğu kalmaz.
Yani helalinden çok kazanmak için fazla çalışacak, yeteri kadarını kendisine ayırdıktan sonra, kalanını muhtaca verecektir. Bundan maksat, "fakir ilallah" dedikleri yalnız Hakk'a arz-ı ihtiyaç edip, halkın elindekilerden müstağni olmaktır. Müstağni olan sofînin nazarında,
"Müstağni o kimsedir ki, ona göre bir başakla, bir harman arasında fark yoktur". Elinde hangisi bulunursa fark etmez, başkalarının elindekini de öyle görür.
"Tasavvufun aslı, Kitab ve sünnete yapışmak; hevâ, heves ve bid'atleri terk etmektir".19
Tasavvuf, ahkâm-ı dine ve sünnet-i Resûl'e sarılmaktan ibarettir.

AMR BİN OSMAN EL-MEKKî:
"Tasavvuf, zamanın en uygun vaktinde, kulun her an Hak ile meşgul olmasıdır".20
Uyku ve hacatın kazası gibi zamanlar haricinde, kalbin her an Hak ile meşgul olmasını da tasavvufun tarifi içine almıştır ki, bu da bir zikirdir.

SÜMMÜN EL-MUHİB:
"Tasavvuf, hiçbir şeye malik olmamak ve bir malın esiri bulunmamaktır".
Hiçbir şeye malik olmamak, mal ve mülkünü nefsine mal etmemek, o malda başkalarının hakkı bulunduğunu, asıl sahibinin Malikü'l-Mülk olduğunu, kendisinin onu yerli yerinde sarfedecek küçük bir haznedar olduğunu bilecek ve ona göre davranacak, sûret-i sarfı Kur'an'dan öğrenecektir. Hiçbir zaman kendini mal ü menâl sevgisine kaptırmayacaktır. İşte o zaman masivadan ilgisini kesmiş olur.
"Eğer sende dünya ile kıl kadar iç rabıtası bulunursa, senin Hakk'ın manevî nimetlerinden mahrum kalmaklığın tabiîdir. O kıl kadar alaka bir zünnar, yani alamet-i küfürdür ki, insanı şirk-i hafiye götürür, harem-i İlahî'de de namahremdir, yabancıdır".

Kıl kadar kalsa vücudundan eser,
Alamazsın kıl kadar andan haber.


Kelim Hemedanî bir beytinde bu mazmûnu ne güzel beyan eder:
"Hak'tan başkasına olan rabıtanı kesmedikçe, bütün ibadetlerin boşunadır. Bu alakadan başını koparıp kurtarmadıkça, başını secdeye koymaya müstahak değilsin".
Yine Kelim başka bir beytinde şöyle tasvir yapar:
"Alakalar, bu dünyanın levazımındandır, yalnız neş'esi değil, hem de zînetidir, süsüdür. Hükümdarların zindanlarında mahkumlara vurulan zincir şakırtıları, hapishanenin ihtişamını gösterir".
Yani, demek istiyor ki, alakadan zahiren kurtulmak mümkün değildir. Evlat muhabbeti, torun sevgisi, onları memnun etmek için sarfedilen gayretleri ve a'mal-i hayriyye, bu dünya neş'esinin zaruretleridir. Nasıl olsa insan bunlara mahkumdur. Bunlar ise birer esaret alameti olan zincirdir. İşte, zincire kıymet vermemek, zindan hayatının serbest, kayıtsız, zincirsiz hayattan farklı bir yaşayış olmadığını nefsine telkin edip, kabul ve hazm etmek, zincir vurandaki hizmeti düşünmek, eğer bu hal seni üzüyorsa, "Gerçekten, güçlükle beraber bir kolaylık vardır"21 ile müekkeb tebşirat-ı sübhâniyyeyi düşünerek, bütün kayıtlardan ruhun selameti için sabra sarılmayı bilmek lazımdır.

CÜNEYD-İ BAĞDADÎ:
"Tasavvuf, Hakk'ın seni senden gidermesi ve kendisiyle ihya etmesidir".
"Tasavvuf, mâsivâ ile alakayı keserek, Cenab-ı Hak ile beraber olmaktır".22
Masiva ile alakayı kesmek demek, Hak'tan gayrı olan herşeyi terketmek demektir.

Masiva şâibesinden dili tathîre çalış
Pertev-i hikmet ü irfan ile tenvire alış.


Evet, masiva ilgisi kalbte bir lekedir; Hakk'ın kalbe tecellisine manidir. Bu leke ancak hikmet ve irfan güneşiyle giderilebilir. Hikmet, ilmin mahiyyetini araştırmaktır; irfan ise bir nevi' sezerek anlayıştır, ayrı bir mevhibedir.

Mâsivâ nasıl terk edilir?
Acaba bu masiva nasıl terk edilecektir? Bunun için ashab-ı tarik birtakım yollar göstermiştir. Bunların arasında üzerinde en çok durulan zikir yoludur. Zikir yolu, en kestirme bir tarik ise de, zikrin ne yolda yapılacağını iyi bilmek lazımdır. Yoksa şairin:
"Tesbih elde, tevbe dudakta iken, gönül günaha girilecek bir iş düşünecek olursa, bizzat günahın kendisi, yani onu bize telkin eden şeytan, bu tevbemize gülecektir".
Nâbi de bu manada şöyle söyler:

Leb zikirde ammâ ki gönül fikr-i cihanda
Kaldı arada sübha-i mercan mütereddid.


"Bizim dudaklanmız zikr-i Hak'la meşgul iken, fikrimiz dünya işleriyle alakalı bulunursa, eldeki mercan tesbih de tereddütte kalır".

Maddeye gönül vermemek
Şimdi sâlikin masivadan kendisini nasıl sıyırabileceğini dü-şünelim:
İnsan, hayatı müddetince masiva ile beraber yaşar. O halde bundan kurtulma yolu nedir? Tabiî insan, yaşamak için yiyecek, içecek, yatacak, yakacak, doyacak, sevecek, bütün hayatî ihtiyaçlara bağlanacağı gibi, mehâsine de gönül verecektir. İşte, tarikat dervişe zikir, fikir ve aşk yoluyla bunları gönülden nasıl çıkaracağını bildirir.
Masivadan ilgiyi kesmek demek, maddeye gönül vermemek, ona bağlanmamak demektir; yoksa madde ile meşgul olmamak demek değildir. Sofî, herkes gibi umumî hayata karışacak, kendi işini ve başkalarının işlerini yapmaya çalışacak, mukadderse zengin olacak, hiçbir surette Hak'tan ayrılmayacaktır. Fakat bünün bunlara gönlünü bağlamıyacak, Malikü'l-Mülk'ü düşünecek, bugün kendi elinde Hakk'ın emaneti ve atası olan her türlü nimetin, yarın başkasının eline geçmesinin tabiî olduğunu teemmül edecek ve kaybından dolayı asla müteessir olmayacaktır.
Bir mutasavvıf şairin:

Ehl-i tevhid olmak istersen sivâya meyli kes,
Aç gözün merdâne bak, Allah bes bâki heves.


Dediği gibi, Hak'tan maâdasına gönülde yer veren kimse, muhabbet ve aşk ile şirk-i hafiye kadar gidebilir. Her ne kadar bazı tarik erbabı "Hakikate, mecaz köprüsünün geçilerek varılır" demişlerse de, erbabı, bunun hududunu tayin eder.

Mal ve nefisle mücadele
"Tasavvuf, sulh ile değil, cenk ile hasıl olur".23
Tasavvuf, mücadele ile elde edilir. Cenab-ı Hakk'ın emri, önce mal ile, sonra nefisle mücadele etmektir. Mal ile mücahede, zarüriyyat-ı şer'iyye dışında kalan servetini, malını, mülkünü infak etmek suretiyle yapılır. Zarüriyyât-ı şer'iyye, kendisinin ve ailesinin yiyeceği, yiyeceği, yakacağı, yatacağı şeylerden ibarettir. Bunun dışındakini infak etmek Allah'ın emri muktezasıdır. Kur'an-ı Kerim'de:
"Ne vereceklerini sana sorarlar, de ki: Artanı!"24 buyurulmuştur.
İnfak hakkındaki bütün ayet-i kerimeler bu esasa irca edilir.
Nefis ile mücahedeye gelince: Nefsin meşru olmayan bütün dileklerine karşı gelmektir. Nefsiyle mücadele, vatana saldıran düşmana karşı cihad, sulh zamanında memleket içinde zulme karşı mücahede, hakkı korumak için yapılan çabalar, nefsinin hevesatına kapılmamak için her türlü mehârim ve mekârihten ictinab, nefis ile mücahede medlûlünde mündemiçtir.
"Tasavvuf, toplulukla birlikte zikir, dinleyenlerle birlikte vecd ve işlenmek suretiyle de ameldir".25
Toplum içinde, halk arasındaki derecat-ı mütefâviteyi, mahlûkatın tenevvü'-i bi-nihayesini, sibgatullahın renk renk tecellîlerini görüp zikretmek ve bunu görmeyenlere anlatarak onlann kendisiyle birlikte vecidlerini husûle getirmek ve a'mâl-i sâliha ile örnek olmak tasavvuf ehlinin başlıca şiârıdır.
"Tasavvuf, kulun kendisiyle kaim olduğu bir vasıftır. Cüneyd'e: O Hakk'ın sıfatı mıdır? dediler, O da: Sıfat olarak "Hakk'ın, resim olarak halkındır, diye cevap verdi".26
Hazret-i Cüneyd'e tasavvufun ne olduğunu sordukları zaman: "O bir hâldir ki, daima kul ile beraberdir" buyurmuş. "Bu hal Hakk'ın sıfatının tecellîsi midir, yoksa halkın evsâfından mıdır? denilince: "Sıfat olarak Hakk'ındır, merasim ve şekil olarak da halkındır" demiştir.

Allah ve Resûlünün ahlakı
Peygamber Efendimiz: "Allah'ın ahlakıyla ve Resûlüllah'ın ahlakıyla ahlaklanınız" buyurmuştur.
Bu, Allah'ın ve Resûlünün evsafıyla muttasıf olmak demektir. İmdi, bütün esma-i hüsna ve evâmir-i ilahiyye Hakk'ın evsafının tecellîsidir. Sîret-i nebeviyye ve sünnet-i resûl kezâ, Peygamber Efendimizin evsaf-ı seniyyelerindendir. Bunlara uymayı nefsinde kabul eden kimse Hakk'ın sıfatını iktisab etmiş olur. "Allah'ın ahlakı ile ahlaklanınız" sırrı tecellî eder. Sîrete ittiba ile sünnetin ifası da yine evsaf-ı peygamberi ile muttasıf olmaktır. Bununla da: "Ve Resûlüllah'ın ahlakıyla ahlâklamnız" hükmü zahir olur.
Bunların, kabul ve imanı, sıfat-ı Hak'la tehallî etmektir; icrası da merasimdir, halka aittir.
Erbab-ı tasavvuftan biri bu hususu ne güzel hülasa etmiştir:
"Hayatın öyle geçsin ki, öldükten sonra bir yolun toprağı olursan; senin üstünden geçenlerin yolun tozundan bile müteessir olduklarım işitmeyesin."
Pertev Paşa bu manayı şu şekilde tafsil ve izah eder:

Ne semmet bülbülün verdin, ne de hârden incin
Ne gayrın yarine meyl et, ne sen ağyârden incin
Ne sen bir kimseden âh al, ne âh ü zârden incin
Ne sen bir kimseden incin, ne senden kimse incinsin.


"Zahir ile amel et, sana yeter"
Cüneyd'e gelerek tasavvufun ne olduğunu sordular. O da: "Zahir ile amel et, sakın onun hakikatlerinden bir şey sorma, onu ifsad edersin" diye cevap verdi.27
Yine Hazret-i Cüneyd'e tasavvufun ne olduğu sorulduğu zaman: "Amelini bozmak istemezsen emir ve nehyin hakikatini araştırmaya kalkma, zahir ile amel et, bu sana yeter" buyurmuştur ki, herkes kendine göre mana vermeye kalkıp te'villere sapmasın ve günaha girmesin diye bu tavsiyede bulunmuştur.
Şîrazlı Hafız bir kabasofuya şöyle demiştir:
"Ey kabasofu, yoluna git, bana hakikati anlatmaya kalkma, çünkü bu kainatın esrarı senin ve benim gözüme kapalıdır ve öyle kalacaktır".

MÎMŞÂD ED-DÎNEVERî:
"Tasavvuf, serâire ıttılâın verdiği safâ ve Hakk'ın razı olacağı amelleri işlemek halk ile ancak zarurî hususlarda temas etmektir".28
Bu tariften de anlaşılıyor ki tedricen hakaik-i ilahiyye anlaşıldıkça kalbte husûle gelen itminan insana en büyük huzuru verir. Bütün efal ü muamelatında Hakk'ın rızasını düşünmek, halk ile rastgele münasebetler kurmayıp, onlarla teması zarurî hususlara hasretmek, seyr ü sülükün icabıdır.

Bilinmemek, faydasızdan sakınmak
"Tasavvuf, mâsivallahdan müstağni olmak, bilinmemeyi ihtiyar etmek ve hayırlı olmayan şeylerden sakınmaktır".29
Tasavvuf, ihtiyaç içinde bulunulmasına rağmen müstağni görünmek, masivaya rağbet etmemek, bilinmemeyi tercih ve ihtiyar etmek, hayır ve faydası olmayan şeylerden sakınmaktır ki, ihtiyacı izhar eden kimse züll-i suale (dilenme alçaklığına) kapı açıyor demektir. Bu izzet-i İslam'a iras-ı halelde bulunmak gibi bir günaha vesile olabilir. Şeref ve haysiyyeti muhildir.
İkincisi, hüviyetini, şahsiyetini, kıymet ve meziyetini meydana koymamak, ahad-ı nasdan biri gibi hareket etmek, adab-ı sofîyyeden olan bir tevazu'dur. Hayırlı olmayan şeylerden sakınmaktan maksat da efal-i mübâhada bile hayrı gözetmektir.

ALÎ BİN EL-ISFAHANî:
"Tasavvuf, Hakk'ın gayrından uzak ve masivallahdan halî olmaktır".30

EBÛ MUHAMMED EL-CÜVEYNî:
"Tasavvuf ahvâli kontrol etmek ve güzel olan şeyleri iltizam etmektir"31
Daima iyiyi ve hayrı aramak, insanın içinde bulunduğu ve maruz kaldığı ahvalin tetkikiyle zararları def ve faydaları celp için çalışmaktır.

EBÛ AMR ED-DIMIŞKî:
"Tasavvuf alemi noksan gözle görmektir, yahut bütün noksanlardan münezzeh olanı müşahede etmek için her noksandan gözü yummaktır".32
Kemal-i mutlakı Hak'da müşahede edebilen kimse her şeyde bir noksan görür. Kemal-i mutlak Allah'a mahsustur. Her varlığın kendine göre bir ayb, kusur ve noksanı vardır. Bir şeyde kemal tecellî ettiği sanılınca, derhal z******* yüz gösterir. "Her şey tamam olunca noksanlık başlar" buyurulmuştur.
Ahmed Paşa "Yârsız kalmış cihanda aybsız yâr isteyen" der ki, her güzelin istenmeyen bir tarafı olur. İşte noksan denen şey budur. Fakat erbab-ı tasavvuf hiçbir şeyde noksan aramıyacaktır. Noksandan göz yumacak, yani noksanı görmeyecek, noksan gördüğü zaman kemal-i mutlakı tahattur ve zikredecektir.
"Senin vücudun bir ayıptır. Bunun üzerine, bir başka ayıp aramanın manası yoktur" sözü insanın baştan aşağı kusur olduğunu gösterir.
"Küsûf güneşin, husûf da ayın kusurudur" demişlerdir. O halde cihanda aslolan noksandır. Kemal nisbî ve izafîdir.
Şu manayı veren kıt'a da güzel bir ders-i ibrettir:
"Diline dikkat et, kimsenin kusurunu söyliyeyim deme; çünkü sen baştan aşağı kusurlarla mahmulsün; halkın ise binbir dili vardır. Gözlerin sana, başkalarının ayıplarını gösterirse, ona: Ey nûr-i didem, halkın binbir gözü sana bakıyor, de".

EBÛ'L-HASAN EL-MÜZEYYEN:
"Tasavvuf, Hakk'a inkıyattır".33
Burada Hakk'a inkıyat, mertebe-i rızadır ki; rıza, tarikatte müntehayı meratiptir; sabırla tev'emdir. Rızanın, mertebelerin sonu olması, sabrın emir, tavsiye ve telkin neticesi nüfûsa te'siriyle tecellîsine mukabil, rızanın her musîbetine bir hikmet düşünülerek tabiî karşılanmasıdır. Hele kendini aradan çıkarıp, yalnız Hakk'ın rızasını düşünecek olanlar, Peygamberler ve vasılîndir. Merhum Osman Şems Efendi'nin:

Vasıl-ı vuslat-saray-ı mutlakım na'leyn-vâr
Saff-ı na'le terk kıldım küfrü de imânı da.


Beytinden de anlaşılacağı üzere, iki zıt vasıf, beşeriyette hayır ve şerri tefrîka medârdır. İman itaat, küfür isyandır. Hakk'a vasıl olan hakka'l yakîne ulaştığından küfür mefhumu zihne tebadür etmiyeceği için lafz-ı bî-mana kalıyor.
Hakikat-ı vûcudu idrak etmiş olduğundan: "Onlar gaybe inanırlar"34 vasf-ı sübhanîsine mazhar, silsile-i beşeriyetten ayrılarak, mertebe-i melekiyete intikal ediyor ki, alem-i melekût için küfür mefhumu mutasavver olmadığından, bir şuhûd-i tam içinde âyat-i ilahiye ile sermest oluyorlar. İmana inkardan geçilir, inkarı imha eden imandır. İman, şuhûd-i hakayık-ı ilahiyye haline intikal edince, gayb perdesi ortadan kalkıyor. Bu, insan için bir salah-ı küllî mertebesidir ki, her kula müyesser olamıyor. Fakat, her salikin gayesi olmakta devam ediyor. Bu mertebe, imanı hakka'l-yakîne çıkarmakla mümkün olabiliyor.

Halka rehber olmak
İmdi, süllem-i rızadan, arş-ı hakikate yükselebilmek, daima Hakk'ın yolunda bulunmakla, yani: "Onlar ayakta iken, otururken, yanları üstüne yatarken, Allah'ı anarlar..."35 ayet-i celîlesini bir an hatırdan çıkarmayarak, evamire mülâzemet, nevâhiden mücânebet, Allah ve Resülüne ve onlara tabi olanlara sırf muhabbet beslemekle, halkın içinde onlara rehber olarak çalışmakla mümkündür. Bu bir hususiyettir. Bu hali herkesin görüp idrak etmesi mümkün değildir.
Kişinin hüviyet ve derecesi, ef'aliyle anlaşılır. Fakat bu, umum içindir. Havâss-ı mümtaze ancak kendilerini tanırlar. Arapça bir beyit şöyle der ki: "Kişi işiyle kendini göstermedikçe, derece ve hüviyeti anlaşılamaz".
Vasılîn me'mur olmadıkça ipucu vermezler. Temkinli sofiler nezdinde vusul, ale'd-derecât, esrar-ı Hakk'a aşinalıktır. Tafsili vahdet-i vücûd bahsinde gelecektir.

EBÛ YA'KÛB:
"Tasavvuf, beşeriyete ait evsafın kaybolmasıdır".36
Tasavvuf yolu, insanın kemale ulaşmasına mâtuf bulunduğu için, beşerî noksanlardan nefsini temizlemesi gerekir. Bu tasfiye ne kadar etraflı olursa, sofînin ruhu o kadar yükselir. Fakat bu keyfiyet daha çok teslîke muktedir ki bir mürşid-i kamilin himmetiyle vücûd bulur.

EBÛ ABDÎLLAH BİN HAFÎF:
"Tasavvuf, kadere sabır, Hakk'ın atâsına rıza ve hakikatleri aramak için dere tepe dolaşmaktır".37
Sabır ve rıza yukarıda geçti. Seyahate gelince, onun maddî ve manevî değerleri pek çoktur. Bir Arap şairi şöyle der:
"Durgun su bulanık ve bozuktur. Akan su ise berraktır ve pislik tutmaz. Altın kendi ma'deninde bulunurken bir kıymet ifade etmez. Ud ağacı da ormanda odundan farksızdır; işlenir ve ellere geçerse kıymetini bulur".
Yolcu, iyi niyetle yaptığı seyahatte izzet ve şeref kazanır. Hak, fazilet ve hayır için yapılan muhaceretler de böyledir.

EBÛ SAÎD BÎN EL-ARABÎ:
"Tasavvuf, fuzuli şeyleri tamamen terketmektir".38
Lüzumsuz şeyleri terketmek demek, dinin, aklın, kanunun, örfün, an'anenin, adetin ve zaruretlerin gerektirdiği işler dışında abes ile meşgul olmamak demektir. İşte bu suretle insan, faydalı şeylerle meşgul bulunmuş ve hiç bir faydası olmayan şeyleri terketmiş olur. Bu yalnız sofî için değil, medenî her insan için lüzumlu bir vasıftır.

EBÛ'L-HASAN EL-BÜŞENCÎ:
"Tasavvuf, emeli ihmal ve amele devam etmektir".39
Emel ve amel mes'elesi: Emelin sonu yoktur. Beşere şuur lâhik olduktan sonra, ölüme kadar devam eder.
Bağlıdır dâman-ı haşre rişte-i tûl-i emel
Hay ü hûy-i ehl-i dünya bitmeden dünya biter.

Yavuz Sultan Selim'in bir mısra'ını tazmin yollu yazdığı "Ümid" adlı manzûmede, Namık Kemalzade Ali Ekrem Bey şöyle söyler:

Ümmid cihandan da büyük, zevk ise mahdûd
Her saati ömrü emel-efzâ elem-efzûd
Mâzi mütevâli ezelî sâye-i memdûd
Müstakbel ebedle dolu bir makber-i mesdûd
Hal ise saadet gibi rahat gibi mefkûd
Feryad ez in nev vücûd-i adem-âlûd.


Sonu gelmeyen emeller
Evet, insanın ümitleri ve amelleri cihandan da büyük, yani sonsuzdur. Ömrün her anı bir taraftan emelleri, bir taraftan da elemleri artırır. Maziye dönüp baksan, uzayıp gitmiş bir gölge, hakikat zannettiklerimiz silinmiş, istikbal kapalı bir kabir, kim olduğu, ne olduğu belli değil. Hâl denen zaman ise, izafî bir varlık. Bu dünyada rahat ve huzur nasıl izafî ve muvakkat ise, hâl de her an maziye intikal etmekte olduğundan ma'dûmdur. Binâenaleyh böyle yokluğa müncer olan varlıktan feryad!
İşte insana düşen, bu sonu gelmeyen emelleri ihmal edip, ubûdiyyetinin icaplarını yerine getirmek ve intizam içinde çalışmaktır. Saatleri ayarlamak, hayatı ayarlamak demektir.

EBÛ AMR BİN EN-NECÎD:
"Tasavvuf, emir ve nehiy hayatında sabretmektir, yani Cenab-ı Hakk'ın emirlerine râm olmak, nehyettiği şeylerden de kaçınmaktır".40
Emir ve nehiyleri gönülden hüsn-i telakki etmek, bunların icrasında veya sakınmasında güçlük varsa, onlara tam bir inkıyad ile sabretmek, tasavvuf ve sülûk icabıdır.

ŞEYH EBÛ ÎSHAK İBRAHİM EL-KARZÛNÎ:
"Tasavvuf, iddiaları terk ve manaları gizlemektir."41
Tasavvuf erbabı, bir iddia sahibi olmayacaktır. Bildiği hakikatleri muhatabının seviyesine göre açıklayacak, muhatabının umumî bilgisinin kavrayamayacağı hakayıkı tafsil etmeyecektir. Ne, ben bilirim bu böyledir, diyecek, ne de anlaşılmayan ve işitilmemiş mefhumları rastgele açıklayacaktır.
"Her bilenin üstünde daha iyi bilen vardır"42 ayet-i kerimesi onun düstür-i reşâdeti, "İnsanlara, akıllarının aldığı derecede hitap ediniz" vecizesi sözlerinin rehberi olacaktır.

DİPNOTLAR
1_ Kuşeyrî.
2_ Kuşeyri, s. 12; Tezkire, c. 1, s. 282.
3_ Fâtır sûresi, ayet: 28.
4_ "Gizli bir hazine idim".
5_ Kenzül Mahfî, s. 2-3.
6_ Tezkire, c. I, s. 331.
7_ Mü'min sûresi, âyet: 60.
8_ Hicr sûresi ayet: 99.
9_ Âl-i İmran süresi, ayet: 7.
10_ Tezkire.
11_ Meşhur hadis.
12_ Yûnus Emre.
13_ Tezkire.
14_ İbrahim sûresi, ayet; 7.
15_ Türk Ahlakçıları, c. I, s. 39.
16_ İnsan sûresi, ayet: 8.
17_ Bakara sûresi, ayet: 22.
18- Tezkire, c. I, s. 164.
19_ Sülemî. s.21.
20_ Kuşeyrî, s. 148.
21_ İnşirah sûresi, ayet: 6.
22_ Kuşeyrî, s. 148.
23_ Aynı eser, s. 149.
24_ Bakara sûresi, ayet: 219.
25_ Kuşeyrî; s. 149.
26_ Tezkire.
27_ Aynı eser.
28_ Aynı eser.
29_ Tabakat.
30_ Nefehat Terc., s. 156.
31_ Kuşeyri s,127.
32_ Nefehat Terc., s. 207.
33_ Kuşeyri, s. 127.
34_ Bakara sûresi, âyet: 3.
35_ Âl-i İmran süresi, âyet: 191.
36_ Nefehat Terc., s. 181.
37_ Tezkire.
38_ Nefehat Terc., s. 248.
39_ Tezkire.
40_ Aynı yer.
41_ Nefahât Terc.
42_ Yûsuf sûresi, âyet: 76. KAYNAK: Mâhir İZ; "Tasavvuf", KİTABEVİ, s.47-68 (KİTABEVİ 2; Hazırlayan: M. Ertuğrul Düzdağ)

Yorum (0) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

<- Son Sayfa :: Sonraki Sayfa ->

Hakkımda

kayıp bir kentim şimdi. tüm savaşlar benim üzerimde yapılmış, yağmalanmışım. bir bilsen, kaç zulüm ordusu girdi, kaç kez yerle bir edildi yüreğim. hep dost, hep yar göründüler, hep en derinden ateşe verdiler. bir bilsen, kaç kez yanmışım ben, kaç kez yara almış burçlarım. ben onardıkça, hep bir yıkan çıktı. kime sinemi açtıysam hep yılan çıktı.

Son Yazılarım

........
Gitmek lazım...
maziye
İşte Gidiyorum
ADIN BATSIN

Bağlantılar

Ana Sayfa
Profilim
Arşiv
e-posta

Kategoriler

  • Arapca
  • CANA
  • cicekler
  • cocuklar
  • Dua
  • Edebiyat
  • ikra
  • Maziye
  • oku
  • protesto
  • Resimler
  • Siir
  • siyer
  • .......
  • Arkadaşlarım

    ASFUR
    DeRTLi
    zulcenahayn
    fakiramagururlu
    baba
    adigebatur
    ebuhuzeyfe
    yalnizligaSERENAT
    kun
    cecenistan
    sabaruzgari
    BESMELE
    sehadetgulu
    kuheylan47
    nurcuu
    hanegah
    zoeloji
    zerirem
    zulcenaheyn
    HazanMevsimleri
    maisiyah
    mafrak
    uzlet
    vaktileyl
    byHaktan
    huseyinikbal
    sizintilar
    sendegittin
    cesmidil
    yolcuhsyn